FUZÛLÎ’NİN HAYATI

FUZULÎ’nin İLK GAZELİNDEKİ ÂYET ve HADİSLERE TELMİHLER

FUZÛLÎ’NİN HAYATI 1

 

Fuzûlî, 16. yüzyıl divan edebiyatının en güçlü şairlerinden biridir. Azerî lehçesiyle şiirler yazan Fuzûlî Irak Türkmenlerindendir. Hayatı hakkında bilinenler oldukça sınırlıdır. Fuzûlî’nin doğum yeri ve tarihi belli değildir. Tezkirelerde şairin Hille’li ya da Kerbela’lı olduğuna dair farklı görüşler bulunmaktadır. Fuzûlî, adının “Mehmed” olduğunu Matla’u’l-i’tikâd adlı eserinin önsözünde ifade etmektedir. Sâdıkî de Mecma’u’l-Havâs adlı tezkiresinde onun, Oğuzların bir kolu olan Bayat aşiretinden olduğunu ve bu aşiretin Selçuklular zamanından beri Irak’ta yerleşmiş bulunduğunu söyler.

Fuzûlî’nin iyi bir tahsil gördüğü ve dönemin ilimlerini öğrendiği eserlerinden anlaşılmaktadır. Arapça ve Farsçayı da bu dillerde şiir söyleyebilecek derecede bildiğini yine eserlerinden anlıyoruz. Farsça Divan’ının önsözünde beğendiği her mahlâsı başkalarının aldığını, “arsız, gereksiz, fodul” manalarına gelen “Fuzûlî”yi mahlâs olarak seçtiğini ifade eder, ancak kelimenin aynı zamanda “fazl” kelimesinin çoğulu olup “erdemlilik, olgunluk” manalarını taşıyor olması, şair tarafından bu manasının da gözardı edilmediğini ortaya koymaktadır.

Fuzûlî’nin şiirlerinden onun hangi devlet büyükleri ile münasebette bulunduğu anlaşılabilmektedir. Şairin yaşadığı dönemde Diyarbakır ve çevresine hâkim olan Elvend Bey tarafından himaye edildiğini Farsça bir kasidesinden anlıyoruz. Beng ü Bâde mesnevisini Safevî hükümdarı Şah İsmail’e sunmuştur. Safevîlerin Bağdat valisi Musullu İbrahim Bey’in de himayesini görmüştür. 1534 yılında Bağdat’ın Osmanlıların eline geçmesinden sonra şairin başta Kanunî Sultan Süleyman olmak üzere birçok Osmanlı devlet adamına şiirler takdim ettiği, ancak beklediği ilgi ve desteği göremediği bilinmektedir.

Fuzûlî’nin, Irak ve çevresinin, Safevîlerin hâkimiyetindeyken Tebriz’e gitmek istemiş, ancak ömrü boyunca Irak ve çevresinden dışarıya çıkamamıştır. Farsça bir kasidesinden onun Hindistan’a gitmeyi de arzu ettiği anlaşılmaktadır. Kanunî’nin Bağdat seferi sırasında Hayalî ve Yahya Bey gibi ünlü Osmanlı şairleriyle tanıştığı kaynaklarca ifade edilir. Ayrıca bu iki şairin, Fuzûlî’nin şiirlerine nazire yazdıkları da bilinmektedir.

Bağdat havalisinde doğup büyüyen Fuzûlî, Hz. Peygamber’e, onun ailesine ve on iki imama içten bir sevgi ile bağlıdır. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirlerinde onları övmüş, özellikle Hadîkatü’s-Süedâ adlı eserinde Hz. Hasan ve Hüseyin’in şehit edilişlerini çok samimi bir üslûpla anlatmıştır. Yine ünlü Kerbela Mersiyesinde Kerbela şehitlerini en güzel şekilde dile getirmiştir.

Fuzûlî’nin ölüm tarihi, aynı zamanda Bağdatlı olan Ahdî’nin Tezkire’sinde verilmektedir. Buna göre şair 1556 yılında 70 yaşlarında iken vefat etmiştir. Yine Ahdî’ye göre “Fazlî” adlı bir oğlu olup o da muamma ve tarih söylemede başarılıdır.

ESERLERİ

Fuzûlî’nin çok sayıda eseri bulunmaktadır. Manzum ve mensur olarak Türkçe, Arapça ve Farsça eserler vermiştir. Fuzûlî’nin eserleri şunlardır:

 

Türkçe Eserleri:

  1. Manzum olanlar: Türkçe Divan, Leyla ile Mecnun, Bengü Bâde, Tercüme-i Hadîs-i Erba’în, Sohbetü’l-Esmâr.
  2. Mensur olanlar: Hadîkatü’s-Süedâ, Mektuplar.

Farsça Eserleri:

  1. Manzum olanlar: Farsça Divan, Sâkî-nâme, Hüsn ü Aşk, Enîsü’l-Kalb.
  2. Mensur olanlar: Rind ü zâhid, Risâle-i Muammâ.

Arapça Eserleri:

  1. Manzum olan: Arapça Divan.
  2. Mensur olan: Matla’u’l-İ’tikâd.

 

TELMİHLERİ

 

Fuzûlî, Divan Edebiyatı’nın en önde gelen şâirlerinden biridir. O, aynı zamanda devrinin sayılı âlimlerindendir. 2 O’nun şöhreti ve etkisi asırlarca devam etmiş ve hâlen etmektedir. Fuzûlî, doğuştan şâir olarak yaratılmış müstesnâ bir şahsiyete sahiptir. Eserlerinden anladığımıza göre Arapça, Farsça ve Türkçe’yi çok iyi bilmektedir. Yine eserlerinde tefsir, hadis, kelâm, fıkıh, mantık, matematik ve tıp ilimlerini de çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. 3

O’nun yaşadığı çağda genellikle Türk Edebiyatı, İslâm dininin ortaya koyduğu hükümlere dayanırdı. Eski metinlerde hemen hiç bir sayfa yoktur ki, içinde Kur’ân’dan bir âyet, Peygamber’den bir hâdis cümlesi bulunmasın ve düşünceler bunlara bağlanmış olmasın. Tefsir, kelâm, fıkıh ve hadîs gibi İslâmî bilimler o günün kültürünün temel dayanağıdır. İnanç ve kurallara karşı saygı, toplumun başlıca özelliği olarak göze çarpar. Tasavvuf, bir felsefe sistemi olarak bütün edebiyatı kuşatmıştır. Toplumda yer almış ilm-i nücûm vb. diğer bilimler terimleriyle birlikte edebiyata geçmiş, birer mazmûna esas olmuştur. 4

Büyük şâir Fuzûlî, öyle bir devirde yetişmiştir ki, o devrin bütün hususiyetlerinden istifâde etmiştir. Devrin en önemli hususiyetlerinden birisi, Kur’an ve hadîs bilgisidir. O devirde kişi şeri’at hükümlerine uyduğu ve dînî ödevlerini yerine getirdiği oranda çevresinde saygınlık görüyordu. Hemen hemen itibar görmüş bütün şâirlerde tasavvuf neş’esi mevcuttu. Bunlardan inanıp bağlanarak şiirlerinde tasavvufa yer verenler olduğu gibi; mutasavvıf olmadıkları halde, çağın eğilimine uyarak tasavvuf inancını mazmunlarına esas olarak alanlar da vardı.

Fuzûlî’nin şiirlerinde O’nun şeri’ate bağlı olduğu ve tasavvufla da içiçe bulunduğunu görüyoruz. 5 Gazellerinin bazı istisnalar hâriç, hemen hepsinde âyet ve hadislere telmih, yapılmıştır. Telmihler, beyitlerin bir kısmında açık, bir kısmında ise dolaylı olarak mevcuttur.

Üniversitede yardımcı doçentliğim zamanında değerli hocam Prof. Dr. Birol Emil’in tavsiyelerine uyarak, edebiyatımızdaki dinî unsurlar üzerinde bazı çalışmalar yapmaya başlamıştım. Bu esnada kendisine hürmet ettiğim rahmetli Prof. Dr. Âmil Çelebioğlu’nun delâletleri üzerine öncelikle “Fuzûlî’nin gazellerindeki âyet ve hadislere telmihler” konusunu ele aldım. Bu konunun içine girince, telmihlerin hepsini bulabilmek için zamana ihtiyaç olduğunu gördüm. Zira beyitlerde yalnız bir âyet veya yalnız bir hadîse telmih yapılmamış, bir kısım beyitlerde bir kaç âyet ve birkaç hadîse telmih yapılmıştır. Bunları çıkarabilmek için hadîs külliyâtını ve bir kısım tefsirleri mütâlaa etmek zorunlu idi.

O dönemde “Fuzulî’nin İlk 30 Gazelindeki Âyet ve Hâdislere Telmihler” başlığı altında bir çalışma yapmıştım. Üstadımız Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan hocamızın hazırladığı “Fuzûlî Dîvanı Şerhi” isimli eserini esas aldım.

Değerli hocamız adı geçen eserinde beyitleri izah ederken bâzı âyet ve hadîslere yapılan telmihleri gösteriyorsa da; şerhlere sırf bu açıdan yaklaşmadığı için, hepsini gösterme imkânı bulamamıştır. Zira sırf bu amaçla tefsir ve hâdis külliyatını incelemek gerekiyor.

Şimdi büyük şâir Fuzulî’nin eserlerine bir de bu açıdan yaklaşmanın yararlı olacağı kanaatini taşıdığımdan, konuyu hatırlatma ve büyük şâiri anma bakımından O’nun ilk gazelini yeni yaptığımız ilavelerle zikredelim.

 

GAZELLERİ

 

1) Kad enâre’l ışku li’l uşşâki minhâce’l hüdâ

    Sâlik-i râh-ı hakîkat ışka eyler iktidâ

    Aşk, âşıklara hidâyet yolunu aydınlatınca,

    hakîkat yolunun yolcusu aşka uyar.

 

Fuzûlî, bu beyitte aşkın, âşıklara hidâyet yolunu gösteren bir rehber olduğunu, hakikat yolunu aydınlattığını söylemekle hakikate ancak aşk ile varılabileceğini vurguluyor ve buna da misâl olarak yıldızların aydınlığını ve onların rehber oluşlarını gösteriyor. Yol aydınlatmaları bakımından yıldız aşka, aşk da yıldıza benzetilmiştir. Beyitteki “hüdâ” ve “iktidâ” kelimeleri ile açıkça bir hadîs-i şerife telmih yapılmıştır. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Ashâbî ke’nnucûm bi-eyyihim ıktedeytüm ihtedeytüm” “Benim ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız, hidâyete  erersiniz. 6 Görüldüğü üzere hâdis-i şerifte zikredilen ıkteda ve ihtedâ kelimeleri Fuzulî’nin beyitindeki “hüdâ” ve “ıktida” kelimeleriyle uyuşmaktadır. Bu sebeple apaçık bir telmih yapıldığını görmekteyiz.

Ayrıca, beyitteki “Kad enâre” kelimesiyle de Nûr sûresinin şu âyetine telmih yapılmıştır. “Allahu nuru’s-semâvâti ve’l ardı meselü nûrihî ke mişkâtin fîhâ misbâh el-misbâhu fî zücâcetin.” (Mişkat: duvara hususi olarak yapılmış ve içerisi cilalanmış bir kovuktur. Işığın etrafa en güzel ve verimli yansımasını sağlar.) “Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurûnun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fânus içindedir. Sanki inciye benzer. Bir yıldız gibidir ki; doğuya da batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, nerdeyse kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu) nur üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah insanlara işte böyle temsiller getirir. Allah her şeyi iyi bilir.”

Allah’ın nûr olmasının manası bütün âlemin ve âlemdeki  bütün hissi nurların ve idrak edici güçlerin yaratıcı ve icad edici olmasıdır. Şu halde nurdan asıl umulan aydınlatma, açığa çıkarma, tecelli ve inkişâf manalarının temeli, nûrdan ve nûru olandan çok nûru yapıp yaratana ait olacağı için “nûr” ismi, Allah (cc)’a daha layıktır. Ancak bundan dolayı nuru yaratana “nûr” denilmesi lisan bakımından hakikat değil mecazdır. 7

2) Işkdur ol neş’e-i kâmil kim andandur müdâm

   Meyde teşvîr-i harâret neyde te’sîr-i sadâ

 

   Aşk, o kâmil, tam neşedir ki, dâima şarapta insanı saçma sapan ve neticede kendini utandıracak sözler söyleten o hararet, o ruh hâleti “humma sayıklaması” ve neydeki sesin  ondaki tesiri ancak aşktandır.

Beyitte geçen “Neş’e-i kâmil”, hem neş’e anlamında ve hem de neş’et etmek, vücûda gelmek anlamındadır. Tam vücuda gelmek demek, insanın eksiksiz olarak yaratıldığını bildiren âyet-i kerimeye telmih yapılmıştır. “Le kad halakne’l-insâne fi ahseni takvîm.” “Biz gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık” 8

Şüphesiz insan kâinatın en güzel ve en mükemmel yaratığıdır. Onun mükemmeliyeti ise aşkla tamam olmaktadır. İnsanın kendisinden geçip ilâhî aşka ulaşabilmesi için ney ve benzeri seslerden istifâde etmesi, yânî onları dinlemesi gerekir.

Beyitte geçen “Te’sir-i sadâ” ifadesiyle de şâirimiz İsrâ sûresinden bir âyete telmih yapmaktadır:  “Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi hamdihi ve lâkin lâ tefkahûne tesbîhahum.” “Yedi gök ve yer, bir de bunlar içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler. Hiç bir varlık yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihini anlamazsınız.” 9

Beyitte geçen ışk kelimesi Türkçedeki aşk kelimesinin karşılığıdır. Işk sarmaşık demektir. Sarmaşık otlarına da ışk denir. Selvi ağaçlarına sarılan sarmaşıklar o ağacı öylesine kuşatırlar ki; bir taraftan ağaca can verirler, bir taraftan da ondan istifade ederek, can alırlar. Aşk, sevgi ve muhabbet demektir. Beşerî aşklar mecazidir. İlahi aşk ise ebedîdir İlahi aşkla şevklenmek gerekir. Ayrıca bu beyitte “Ney” kelimesi geçiyor. Bu kelimeyle Mevlâna ve O’nun Mesnevîsine ve Mesnevî’de ifade buyrulan aşka telmih yapılmıştır. Zira, Mevlâna Mesnevî’sinin giriş bölümündeki bir beyitte şöyle diyor: “Şu ney’in sesi âteştir. Hava değildir. Her kimde bu âteş yoksa, o kimse yok olsun.” Tahir’ül Mevlevî bu beyti şerh ederken şöyle demiştir: “Neyi söyleten müessirin havâdan yani sade bir nefesten olduğu zannedilmesin. Belki onu inleten, neyzenin hazîn ve âteşîn hissiyatıdır.”

Bunun gibi veliyy-i kâmili söyleten de hevâ ve heves değil; kalbinden fevâran eyleyen ve mâşûk-u hakîkîden başkasını yakıp bitiren aşktır. Aşkta neş’e-i kâmil makamı mutasavvıflarca şöyle ifade edilir: “Aşk bir şûledir ki, parlayınca maşûkdan başkasını yakar, mahveder.” “Ahbab, ahbabın sesini tanır.” denilmiştir. Ney’in sesini, insan-ı kâmilin nefesini de layıkıyla anlayabilmek için; onlardaki aşk ateşinin bir kıvılcımına olsun mazhar bulunmalıdır. Daha doğrusu muhabbet ateşiyle yanıp kül olmalıdır.

“Allah’ın hazinesi, tezgahı yokluktadır. Şu mevhum varlığa aldanan, yolun ne olduğunu ne bilir?” denilmiştir. Yani “Allah’ın hazinesi, tezgahı yokluktadır” denilmesi, bütün mahlûkatın yoktan var edildiğine işarettir. Kemâl sahiplerinin maksadı: varlık göstermek değil; Allah’ın varlığı karşısında kendi mevhum vucudunu mahvetmek ve yok olmaktır.  

Mevlâna, bundan sonraki beyitte şu ifadede bulunuyor: “Neydeki ateş ile neydeki kabarış, hep aşk eseridir.” Yani her yol mâşûka’dır. Hiç şüphe yok ki “aşk” sevgidir, muhabbettir. İşte kâinat bu aşktan (muhabbetten) meydana gelmiştir. Burada ehl-i tasavvuf arasında bilinen ve söylenen çok meşhur bir hâdis-i kudsî’ye telmih vardır.

Yüce Mevlâ bu hâdis-i kudsî’de şöyle buyurmuştur: “Küntü kenzen mahfiyyen Fe ahbebtü en u’refa fe halaktü’l-halka Li ya’rifânî”  Yani “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeye muhabbet ettim ve bilinmek için halkı yarattım.”

Bu hâdis-i kudsîden anlaşıldığına göre muhabbet (aşk) önce Hak’tan zuhur etmiş bütün kâinatın yaratılmasına sebep olmuştur. Binaenaleyh, mevcut âlemler içinde aşkın yabancısı olabilecek bir zerre dahi yoktur. Fakat her mahlukun aşkı, kendisinin istidadına ve zevkine göredir. Bir bülbülün gül yaprakları arasında hazin hazin ötmesi, aşk eseri olduğu gibi; bir merkebin tozlarda yuvarlanarak acı acı anırması da aşk eseridir. Keza bir ârifin halvet-hânesinde mest-i cemâl olarak tatlı tatlı ağlaması, zil zurna bir sarhoşun meyhâne kapısında nâralar atması yine aşk eseridir. Fakat tâbir caizse birinciler; aşk-ı hezârî (bülbül), ikinciler aşk-ı himâri (merkep) dir.

Şüphesiz aşk bir, fakat anlayış farkı dolayısıyla sevgili çeşitlidir. Daha doğrusu o çeşitli sevgililer, ma’şûk-u  yegânenin muhtelif surette cilvesi ve tecellisinin mazharlarıdır. Yani, ârifin kalbini yakıp inleten ve kalbindeki esrârı harekete getiren aşktır. 10 Aşk lafzı Kur’ân-ı Kerîm’de, Şeyh-i Ekber (ks) ın beyânına göre kinâye yoluyla irâd buyurulmuştur. Hz. Şeyh “Fütûhat” isimli eserinde aşk muhabbetin ifrâtıdır diyor ve şu âyeti örnek veriyor: “Vellezîne âmenû eşeddû hubben lillâh.” yani “Müminlerin Allah’a karşı pek şiddetli bir muhabbeti vardır.” 11

Diğer bir âyette ise: “Kad şeğatehâ hubben” yani “Yusuf’un muhabbeti, Züleyha’nın kalbini bir zar gibi ihâta etti.” 12 Görüldüğü üzere her iki ayette de muhabbet, aşk’tan kinâye olarak zikredilmiştir. Bu âyetlerden aşkı şöyle anlıyoruz. Aşk, muhabbetin seveni kavraması, bütün vücudunu kaplaması, âdetâ onu sarmaşık gibi sarmasıdır. Muhiddin-i Arabî bu konuda Hz. Yusuf’u ve Hallâc-ı Mansur’u örnek gösteriyor. Elma soyan kadınların ve Züleyha’nın elinden çıkan kan “Yusuf” ismini nakşetmiş ve elleri, ayakları kesilen Hallâc-ı Mansur’dan akan kan ise “Allah” lafz-ı şerifini yazmıştır. 13

Ney kamıştan yapılmıştır. Kamış ise topraktandır. O öyle bir ses çıkarır ki, ilâhî aşka yöneltir. Kâinatın diğer yaratıkları (otlar, ağaçlar, taşlar vb.) da ses çıkarır, Allah’ı zikrederler. Tabiî ki onların bu zikrini herkes anlayamaz. Ancak ilâhî aşka vâsıl olanlar anlayabilir.

Beyitte geçen “Neş’e-i kâmil” tam neş’eye ulaşmak, ancak ilâhî aşka ulaşmakla mümkündür. İnsanlar ebedî saadete ancak bununla ulaşırlar. Bu da devamlı olarak sevgiliyi gönülden çıkarmamakla, her an onunla birlikte olmakla mümkündür. Bu sözle, de yine bir âyete telmih yapılmıştır: “Elâ bi zikrillâhi tatmeinnü’l kulûb.”  “Evet, bilin ki, ancak Allah’ı anmakla kalpler yatışır ve huzur bulur.” 14

 

3) Vâdî-i vahdet hakîkatde makâm-ı ışkdur

    Kim müşahhas olmaz ol vâdîde sultandan gedâ

 

Vahdet vadisi hakikatte aşk makamıdır.

O aşk makamı ki orada sultan ile dilenci ayırt edilmez.

 

Aşkın gayesi, vahdete erişmektir. Vahdete erişmek ise ancak aşk ile olur. Bu ulvî makama erişenlerde sultan ile dilenci arasında fark yoktur. Bu makamda kişilerin hakîki değeri, Hakk’a yakınlığı iledir. Beyitte geçen “Vâdi-i vahdet’den maksat kişileri aşk makamına ulaştıran yol, yâni İslâm’dır. Gerçekten İslamiyet’te insanlar arasında ayırım yoktur. Namaz kılarken herkes aynı safa durabilir. Hacda herkes aynı şekilde giyinir ve aynı yerde tavaf eder.

“Vâdi-i vahdet” ile İslâmiyet kasdedilmiştir. Bununla da din ile ilgili âyetlere telmih vardır  “İnneddîne ‘ındallâh’îl- İslâm”  “Allah katında gerçek din İslâm’dır”.  15

Diğer bir âyette ise: “Ve men yebteğî gayre’l-islâmi dînen felen yukbele minhu.” “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, o istediği din asla kendisinden kabul olunmaz.” 16

O öyle bir yoldur ki, ondan başkası makbul değildir: “Elyevme ekmeltü leküm dîneküm ve etmemtü âleyküm ni‘metî ve radîtü leküm islâme dînen.” “Bugün sizin için dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçtim.” 17

Aşk yolunda, yâni gerçek mânada İslâm’da sultan ile dilenci arasında fark yoktur, sözüyle şâirimiz konuyla direkt alâkası bulunan bir hadîs-i şerife de telmih yapmaktadır: “İnnallâhe Lâ yenzuru ilâ ecsâdiküm ve Lâ emvâliküm ve lâkin yenzuru ilâ kulûbiküm ve a‘mâliküm.” “Allah sizin cisminize bakmadığı gibi, soyunuza, mal ve mülkünüze de bakmaz. Ancak kalbinize bakar.” 18

 

4) Eylemez halvet-serây-ı sırr-ı vahdet mahremi

   Âşıkı ma’şûkdan ma’şûkı âşıkdan cüdâ

 

Vahdet sırrı insanın içinde olduğu için orada insan yalnızdır.

Vahdet sırının gizli evine girebilen insan, seveni sevilenden,

sevileni sevenden ayıramaz.

 

Beyitte geçen “Sırr-ı vahdet”den maksat, bir olan Allah’ı yakînen tanımaktır. O sırra erişenler kendilerinden o kadar geçerler ki âşıkla ma’şuku ayırt edemezler. Kâinatın yaratıcısı olan ulu Allah kendini tanıtmak için bütün güzellikleri yaratmıştır. Sonra da bu güzellikleri temâşâ eylemiştir. Bizzat kendisi bu yarattığı güzellikleri seyrederken âşıktır. Yaratılan bütün güzellikler hakikatte Allah’ı bildirdiği için ma’şûkdur. Bu durumda yüce Allah hem âşık ve hem de ma’şûkdur. Bütün tasavvuf kitaplarında yer alan bir hâdis-i kudsîye telmih yapılmıştır: “Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’refe fe halaktü’l-halka Li ya‘rufünî.” “Ben gizli, hazine idim. Tanınmayı sevdim ve diledim. Beni tanımaları için halkı yarattım.” 19

Fuzûlî bu beyitte âşıkla ma’şûkun aynı şey olduğunu söylerken iki âyet-i kerimeye daha telmih yapıyor:  “Kul huvallâhu ahad.” “De ki Allah birdir.” 20  “Külli şeyin hâlikün illâ vechehû.” “Her şey yok olacaktır. Allah’ın zâtı müstesna.” 21

Başka bir şâirin dediği gibi;

“Kendi hüsnün hûblar şeklinde peyda eyledin

Sonra döndün çeşm-i âşıkdan temâşâ eyledin”

 

5) Ey ki ehl-i ışka söylersen melâmet terkin it

   Söyle kim mümkin midür tağyîr-i takdîr-i Hudâ

 

  Ey aşk ehline melâmet yolunu terk et diyen,

  Söyle Allah’ın takdirini değiştirmek mümkün müdür?

 

  Bu beyitte sarahaten Allah’ın takdirinin değişmeyeceği ifâde olunuyor. Bu konuda çok sayıda âyet ve hadîs mevcuttur. İşte birisi: “İnnâ külle şey’in halaknâhü bikaderin vemâ emrüna illâ vâhidetün kelemhim bilbasari.” “Gerçekten biz, her şeyi bir kaderle yaratmışızdır. Emrimiz başka değil, ancak birdir. Bir göz kırpması gibidir.” 22

6) Işk kilki çekdi hat harf-i vücûd-ı âşıka

    Kim ola sâbit Hak isbatında nefy-i mâ’adâ

 

Aşk kalemi âşıkın varlığı sözü üzerine bir çizgi çekti, yâni varlığını iptal etti.

Tâ ki Allah’ı isbat için ondan başkasını ortadan kaldırmak husûsu yerine getirilmiş olsun.

Aşkta gaye, âşıkın kendisini ma’şûkta yok etmesidir. Kişi kendisini yok edecek ki varlığı ortaya çıksın. Kelime-i şehâdetde yok etmek yâni, “Lâilâhe” dOnunemektir. İsbât etmek ise “İllallah” demektir. Fuzûlî, bu beyitte Kelime-i Tevhîd’e telmih yapıyor.

Büyük şair Fuzûlî, beyitteki “Hat çekti” sözüyle de, çizgi çekmek, yazı yazmakla alakalı âyetlere telmih yapıyor: Nûn ve’l-kalemi vema yesturun”  “Nûn, kaleme ve yazdığı satırlara yemin olsun.” 23  “Fî Levhim mahfûz.” “Levh-i mahfuzdadır.” 24  “Külli şey’in hâlikün illâ vechehû.” “Allah’ın yüce zâtından başkası yok olucudur.”  25

Bugün Türkçemizde de gözden çıkarılan bir kimse için seni çiziyorum denilerek onun işine son verilmektedir. Onunla olan tüm ilişkiler sonlandırılmaktadır. Bir de altını çizmek tabiri vardır. Bu da işe dikkat etmenin bir işaretidir. İşte bu meyanda kelime-i tevhid’deki “illa” kelimesine yapılan bir telmihtir. Gerçekten, Allah’tan başka ma‘but yok denilerek “illa” ile ancak ve ancak yüce Allah vardır. O’ndan başka hiçbir şey yoktur denilerek “illa” ya dikkat çekilmiştir.

7) Ey Fuzûlî intihâsuz zevk buldun ışkdan

   Böyledür her iş ki Hak adıyla kılsan ibtidâ

   Ey Fuzûlî, aşktan sonsuz bir zevk buldun.

   Hak adıyla başladığın her iş böyledir. Yâni neticesi elde edilir.

Bu beyitte bir hadîs-i şerife açıkça işaret vardır: Külli emrin zî bâlin Lem yübde bi besmeletin fe hüve’l-akta‘   Allah adıyla başlamayan her iş neticesiz (kuyruğu kesik) kalır. Nitekim konuşmalarımızda “Bismillah hep hayrın başlangıcıdır” deriz. Bu inanç bizlere besmele ile ilgili hâdis ve âyetlerden mülhemdir. Mü’minler her işlerinde besmele çekerler. Kur’ân okurken ve hayırlı bir iş yaparken besmele çekilir. Yalnız haram olan işlerde besmele çekilmez. Besmele ile işe başlayanın günahları affolur ve işleri kolaylaşır. Sıkıntıya düşen sıkıntısından kurtulur. Besmele ile işe başlayana şeytan yaklaşamaz. Besmele çekilince yanından hemen uzaklaşır. Sevgili Peygamberimiz elçilere mektup gönderirken bu yazdıklarının başına besmele yazdırırdı. Kur’ân-ı azamü’ş-şân’ın sûrelerinin başında besmele olduğu da herkesin malumudur. Şüphesiz Kur’ân’ın ve her hayrın anahtarı besmeledir.

Besmelenin fazileti ile ilgili çok sayıda âyet ve hâdis mevcuttur. Bu beyitte bunların hepsine telmih yapılmıştır. Ancak dergide yer darlığı sebebiyle son iki beyti kısaca açıklamakla yetindik.

 

   

KAYNAKLAR

 

  1. Mine Mengi, Eski Türk Edebiyatı Tarihi, Akçağ Yayınları, Ankara 2000,  s. 140-151
  2. Gölpınarlı, Abdülbâkî: Fuzûlî Divânı, s. 10 ve Köprülü, Ord.Prof.M. Fuad: İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 686-699
  3. Mazıoğlu, Prof. Dr. Hasîbe: Fuzûlî ve Türkçe Divanından Seçmeler, s. 17 ve Banarlı, Nihad Sâmî; Türk Edebiyatı Tarihi, c. 1, s. 534.
  4. Tarlan, Prof. Dr. A. Nihad: Fuzûlî Divanı Şerhi, c. 1. s. 3-11, Ankara, 1985 ve Kocatürk, V. Mahir: Türk Edebiyatı Tarihi, s. 331, Ankara, 1964 ve Rehber Ansiklopedisi, c  6, s.  98-101.
  5. Yener, Cemil: Fuzulî’nin Dünyası, s.88 ve Köprülü, M.Fuad: Türk Edebiyatı Tarihi, s. 382-385, İstanbul, 1981 NOT: Beyitler, Türkiye İş Bankası yayını olan Fuzûlî Divanı ile karşılaştırılıp bazı kelimelerin okunuşu  düzeltilmiştir. Âyet mealleri Ali Fikri Yavuz’un Kur’ân-ı Kerîm me’âlinden alınmıştır.
  6. Hayat ü’s-Sahâbe c. I, s.33
  7. Kur’an-ı Kerîm ve Türkçe açıklamalı meâli, Komisyon tercümesi, s. 351
  8. Nûr / 35
  9. Tîn / 4
  10. Şerh-i mesnevi, Tahirü’l mevlevî, Şamil yay. c.I, s. 61-63
  11. Bakara 2 / 165
  12. Yusuf / 30
  13. Şerh-i mesnevi s.63
  14. Ra’d / 28
  15. Âli İmrân / 19.
  16. Âli İmrân / 85
  17. Mâide / 3
  18. Râmûz el Ehâdis, c.I, s.92
  19. İz, Mâhir: Tasavvufa dair, İslâm düşüncesi, c. I, s.32
  20. İhlâs / 1
  21. Kasas / 88
  22. Kamer / 54
  23. Kalem / 1
  24. Burûc / 22
  25. Kasas / 88
Yazan | 2017-12-25T10:10:06+00:00 Aralık 22nd, 2009|Makaleler|Yorum yok